+90 (362) 437 19 19
Hemen Arayın
+90 (553) 777 19 19
WhatsApp

Okul Şiddeti Neden Oluyor?

1) Çocukların şiddete eğilimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Çocuklar şiddete eğilimli değil, şiddeti taşıyan yapılara maruz kalıyorlar.

Biz genelde davranışı görüyoruz ama o davranışın arkasındaki duygusal düzensizliği görmüyoruz.

 

Çocuk kendini regüle edemediğinde,

içindeki yoğunluğu dışarı boşaltıyor 

ve biz buna “şiddet” diyoruz.

 

Aslında bugünün çocuğu kötü değil, yalnız ve yönsüz kalmış. 

Yalnız ve yönsüz dediğimiz şey aslında bugünün çocuğunun en temel kırılma noktası. Çocuk fiziksel olarak yalnız değil; aynı evde, aynı ortamda ama duygusal olarak temas alamıyor. Görülmediğinde, duyulmadığında ve duygusu taşınmadığında çocuk iç dünyasında yalnızlaşır. Aynı zamanda yönsüzdür; çünkü sınırlar ya hiç konmuyor ya da tutarlı uygulanmıyor. Anne ayrı, baba ayrı konuşuyor, kurallar duruma göre değişiyor ve çoğu zaman “üzülmesin” diye sınırdan vazgeçiliyor. Bu durumda çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemez, içsel bir yapı geliştiremez. Yalnız çocuk bağ arar, yönsüz çocuk sınır arar; ikisi birleştiğinde ise çocuk sınırı şiddetle test etmeye başlar. Bu yüzden çözüm daha fazla kural koymak değil, daha tutarlı ve temaslı bir ilişki kurmaktır. Çocukla her gün kısa da olsa gerçek bir temas kurmak, az ama net sınırlar koymak ve çocuğun duygusunu bastırmak yerine taşıyabilmek gerekir. Çünkü çocuklar sınırdan değil, sınır koyamayan yetişkinden zarar görür.

 

2) Artan şiddeti neye bağlıyorsunuz? Sosyal medya mı, oyunlar mı?

 

Sosyal medya da, oyunlar da sebep değil zaten var olan düzensizliği büyüten araçlar. Çünkü bir çocuk içsel olarak düzenliyse, bağ kurabiliyorsa ve sınır hissi gelişmişse, bu araçlar onu bozmaz; sadece zaman geçirdiği alanlar olur. Ama çocuk zaten iç dünyasında yalnızsa, duygusunu taşıyamıyorsa ve sınır deneyimi yoksa, ekran onun için bir kaçışa dönüşür. Orada kontrol hissi vardır, hızlı ödül vardır, zorlanma yoktur; bu da çocuğun gerçek hayattaki yetersizlik duygusunu daha da derinleştirir. Bu yüzden mesele ekranı kaldırmak değil, çocuğun ekrana neden ihtiyaç duyduğunu anlamaktır. Çünkü çocuk iyi hissettiği yerden vazgeçmez; gerçek hayat yeterince güvenli, anlaşılır ve tutarlı olmadığında, ekran her zaman daha cazip kalır.

 

Dolayısıyla bir çocuk içinde sakinlik, sınır ve bağ taşıyorsa oyun onu bozmaz.

 

Ama çocuk zaten içsel olarak dağınıksa,

bu araçlar onun dağınıklığını görünür hale getirir.

 

Yani mesele ekran değil ekrana kaçmak zorunda kalan iç dünya. Bu da yasakla, ekran süresini kısmakla ya da kontrol uygulamalarıyla düzelmez; çünkü çocuk ekrandan değil, ekransız kaldığında neyle baş başa kaldığından kaçıyordur. Eğer iç dünyasında sıkıntı, değersizlik, anlaşılmama ya da yoğun bir huzursuzluk varsa, ekran onun için bir düzenleyiciye dönüşür. Bu yüzden çözüm, çocuğun elinden ekranı almak değil, ekrana ihtiyaç duymayacağı bir iç denge kurmasına yardım etmektir.

 

Bu denge üç şeyle kurulur: bağ, sınır ve duygunun taşınması. Çocuk önce gerçekten görülmeli ve duyulmalı; yani onunla geçirilen zaman “birlikte ama ayrı” değil, gerçek temas içermelidir. Ardından sınırlar net ve tutarlı olmalıdır; bugün var yarın yok olan kurallar çocuğu daha da düzensizleştirir. Ve en kritik nokta, çocuk zor bir duygu yaşadığında susturulmamalı, o duygu onunla birlikte taşınmalıdır. Çünkü çocuk ancak duygusunu bir yetişkinle birlikte düzenleyebildiğinde, kendi içinde de düzen kurmayı öğrenir.

 

Kısacası, ekranı azaltmak çözüm değil; çocuğun içindeki boşluğu doldurmak çözüm. İç dünya düzenlendiğinde, ekran zaten kendiliğinden yerini kaybeder.

 

3) Bu tür davranışlara yatkın çocukları aileler nasıl anlayabilir?

 

Aileler genelde çok geç anlıyor.

Çünkü davranışa bakıyorlar oysa davranış en son aşamadır.

 

Çocuk önce bağ kurmayı bırakır,

sonra paylaşmayı, sonra da ifade etmeyi, çünkü bu süreç bir anda değil, yavaş yavaş kapanan bir sistem gibi ilerler. İlk kırılma bağda olur. Çocuk kendini anlatmaya çalıştığında yeterince görülmez, duygusu küçümsenir ya da hızlıca düzeltilmeye çalışılırsa, şunu öğrenir: “Benim içimde olan şey burada karşılık bulmuyor.” Bu noktada bağ zayıflar. Bağ zayıfladığında çocuk hâlâ anlatır ama artık seçerek anlatır; bazı şeyleri içinde tutmaya başlar. Bu da paylaşmanın azalmasıdır.

 

Bir süre sonra çocuk şunu fark eder, paylaştığıöda ya anlaşılmıyor ya da değiştirilmek isteniyor. O zaman paylaşmayı da bırakır. İç dünyasıyla dış dünya arasındaki köprü yavaş yavaş kapanır. En son aşamada ise ifade tamamen durur. Artık çocuk anlatmaz, açıklamaz, yardım istemez; çünkü bunun bir karşılığı olduğuna inanmaz. İşte tam bu noktada davranış devreye girer. Konuşamayan çocuk davranır. Anlatamadığını yaşatır. Ve biz bu davranışı “problem” olarak görürüz.

 

Oysa davranış, çocuğun son dili. Yani mesele çocuğun ne yaptığı değil, artık neden konuşamadığıdır.

Sonuç olarak en sonunda davranışla konuşur.

 

Şunu net söyleyebilirim, bir çocuk anlaşılmadığında değil, görülmediğinde şiddete yaklaşır, çünkü anlaşılmak zihinsel bir süreçtir, ama görülmek varoluşsaldır. Bir çocuğu anlamaya çalışmak, onu açıklamak ya da düzeltmek çoğu zaman yetişkinin bakış açısını merkeze alır. Oysa görülmek, çocuğun o an ne hissediyorsa onun gerçekten fark edilmesi ve kabul edilmesidir. “Abartıyorsun”, “bir şey yok”, “takılma” gibi cümleler çocuğu susturur ama içindeki duyguyu ortadan kaldırmaz. Çocuk o duyguyla yalnız kalır.

 

Görülmeyen çocuk zamanla şunu öğrenir: “Benim içimde olan şey kimse için gerçek değil.” Bu çok kritik bir kırılmadır. Çünkü duygusu gerçek sayılmayan çocuk, kendini de gerçek hissetmez. Bu noktada iki şey olur, ya tamamen içine kapanır ya da içindeki yoğunluğu dışarı taşır. Şiddet dediğimiz şey çoğu zaman bu ikinci yolun sonucudur. Yani çocuk zarar vermek istediği için değil, içinde taşıdığı şeyi artık taşıyamadığı için dışarı boşaltır.

 

Bu yüzden mesele çocuğu düzeltmek değil, onu gerçekten görmek. Çünkü çocuk ancak görüldüğünde sakinleşir; görülmediğinde ise kendini hissettirmek için daha sert yollar dener.

 

4) Veli-öğretmen ilişkisi nasıl olmalı?

 

Veli-öğretmen ilişkisini konuşmak kolayama asıl mesele şu, İki taraf da çocuğu değil,

kendi doğruluğunu korumaya çalışıyor.

 

Biri “benim çocuğum”,

diğeri “benim sınıfım” diyor.

Veli “benim çocuğum böyle değildir” diyerek çocuğu savunurken aslında kendi ebeveynliğini savunuyor. Öğretmen “sınıf düzeni bozuluyor” dediğinde ise sadece çocuğu değil, kendi otoritesini ve sistemini korumaya çalışıyor. Yani görünürde çocuk konuşuluyor ama altta iki yetişkinin görünmeyen güç mücadelesi yaşanıyor.

 

Bu durumda çocuk bir özne olmaktan çıkıp, iki taraf arasında taşınan bir meseleyedönüşüyor. Veli çocuğu haklı çıkarmaya, öğretmen çocuğu düzeltmeye çalışıyor. Ama kimse gerçekten şu soruyu sormuyor: “Bu çocuk bize ne anlatmaya çalışıyor?” Çünkü o noktaya gelmek, iki tarafın da kendi kör noktasıyla yüzleşmesini gerektirir.

 

Oysa çocuk ne “sahip olunan” bir şeydir ne de “yönetilmesi gereken” bir problem. Çocuk ilişkiye aittir. Eğer veli ve öğretmen birbirini duymuyorsa, birbirini anlamıyorsa, o ilişki güven üretmez. Güven olmayan yerde de çocuk ya savunmaya geçer ya da tamamen kopar. Bu yüzden mesele iletişim kurmak değil, aynı yerden bakabilmeyi öğrenmektir.

 

İlişki güven üretmiyorsa,

hiçbir yöntem işe yaramaz, çünkü çocuk davranışı yöntemle değil, ilişkinin içinde hissettiği güvenle düzenler. En doğru teknikler, en iyi eğitim modelleri, en sistemli kurallar bile çocuk kendini güvende hissetmiyorsa etkisiz kalır. Çünkü güven yoksa çocuk öğrenmeye değil, korunmaya odaklanır. Bu durumda ya savunmaya geçer, ya karşı çıkar ya da tamamen geri çekilir. Yani dışarıdan bakıldığında “uyumsuz” ya da “problemli” görünen davranışlar aslında güvensiz bir ilişkinin doğal sonucudur.

 

Güven dediğimiz şey de sözle kurulmaz; tutarlılıkla, öngörülebilirlikle ve duygunun taşınmasıyla oluşur. Çocuk şunu hissederse güven oluşur: “Ben burada anlaşılmasam bile dışlanmam, hata yapsam bile ilişki kopmaz.” Bu olmadığında ise çocuk sürekli tetikte kalır. Tetikte olan bir zihin de gelişmez, sadece hayatta kalmaya çalışır.

 

Bu mesele sadece aile ya da okul içinde kalmaz; toplumsal bir karşılığı vardır. Çünkü güvensiz ilişkiler içinde büyüyen çocuklar, ileride güven kuramayan yetişkinlere dönüşür. Güven kuramayan insan bağ kuramaz, bağ kuramayan insan iş birliği yapamaz, iş birliği olmayan bir toplumda ise herkes kendi doğrusu için savaşır. O zaman şiddet sadece bireysel bir sorun olmaktan çıkar, toplumsal bir dile dönüşür.

 

Bugün gördüğümüz şey tam da bu: İnsanlar artık anlaşmaya çalışmıyor, bastırmaya çalışıyor. Dinlemiyor, hükmediyor. Çünkü güvenin olmadığı yerde ilişki değil, güç konuşur. Ve güç konuşmaya başladığında, en çok zarar gören yine çocuklar olur. Tam da bu noktada biz Özel Güneş Aile Danışma Merkezi olarak meseleyi bireysel davranışların ötesinde, ilişkilerin yapısında ele alıyoruz. Çünkü biliyoruz ki çocuklar yöntemle değil, içinde bulundukları ilişkinin ürettiği güvenle gelişir. Eğer ailede, okulda ya da sosyal çevrede güven yoksa; en doğru teknikler bile yüzeyde kalır. Bu yüzden bizim odağımız davranışı düzeltmek değil, o davranışı üreten ilişkiyi dönüştürmek. Topluma vermek istediğimiz şey de tam olarak bu bakış açısı: Daha fazla bilgi değil, daha doğru ilişki. Çünkü ilişki güven üretmeye başladığında, sadece çocuk değişmez; aile değişir, aile değiştiğinde ise toplumun dili değişir.

 

Bu çalışmayı gerçekleştiren basın ekibine özellikle teşekkür etmek isteriz. Çünkü bu röportajda diğerleri gibi sadece görüneni aktarmakla yetinmediniz; herkesin tekrar ettiği yüzeysel açıklamaların ötesine geçip, meselenin arka planını görünür kılmaya alan açtınız. Bugün pek çok içerik hızlı tüketilen, kolay cevaplar sunan bir dile sıkışmışken; sizin bu konuyu daha derin, daha sorumlu ve daha gerçek bir yerden ele almak istemeniz oldukça kıymetli. Bu yaklaşım, sadece haber yapmak değil; toplumsal farkındalığa katkı sunmaktır. Tam da bu yüzden, gösterdiğiniz duyarlılık ve bakış açısı için sizlere çok teşekkür ediyoruz.

 

Özel Güneş Aile Danışma Merkezi

Özlem MAMA 

İletişim Uzmanı

Yazar

Sosyolog - Aile Danışmanı 

Paylaş:

Etiketler: şiddet, okul, çocuk, silah,