Ben mi Konuşuyorum Dil Mi?
Dil, sadece bir aracı değil, bizzat insan deneyiminin kurucu zemini. Saussure’ün gösteren ile gösterilen arasında kurduğu bağ bana hep eksik geliyor. Çünkü kelimeler yalnızca nesnelere işaret etmiyor; birbirlerine bağlanarak yeni anlam ağları kuruyor. Lacan’ın dediği gibi, gösteren zinciri insanın çıplak yaşantısını kendi biçimsel kurallarına göre örüyor. Demek ki ben düşündüğümü sandığımda bile aslında dilin kurduğu bir düşünce düzeninin içindeyim.
Ama bu zincir sabit değil. Freud’un “birincil süreç” dediği, rüyalardaki mantıksız ve oynak akış bana bunu gösteriyor. Bilinçdışı, sanki saçma görünen imgelerle değil, dilin kendi kurallarıyla işliyor. Rüyada ev gördüğümde, o ev sadece ev değildir: anne rahmidir, güven duygusudur, çocukluktur. Yani simgeler tek anlamlı değildir; onlar birbiriyle kaygan bağlantılar kurar.
Peki bu kayganlığın zemini ne? Burada devreye “söylem” giriyor. Saussure daha çok yapıya bakarken, Lacan için sözün akışı belirleyici. Çünkü bilinçdışı da konuşur. Sürçmelerde, tekrar eden sözlerde, tuhaf dil oyunlarında gizlenen şey aslında benim bastırılmış arzularımdır. “Ben aslında annemi… pardon eşimi demek istedim” dediğim an, dil bana benden fazlasını söyler. İşte o fazlalık, benim bastırılmış alanımın dışavurumudur.
Bütün bunların kökünde “ilk bastırma” vardır. İnsan ilk kez kelimelerle tanıştığında, bazı yaşantılar dile sığmaz, dışarıda kalır. İşte bu dışarıda kalan kısım bilinçdışını besler. Ölüm sözcüğünü ilk kez duyduğum anı düşünürüm, anlamadığım bir şey, ama zihnime iz bırakan bir gösteren… Yıllar sonra bir kayıp yaşadığımda, o ilk bastırma yeniden yankılanır. Dil, hafızamın hem köprüsü hem de boşluğudur.
Burada dilbilim bana yeni bir bakış açısı sunuyor. Dil iki düzeyde işler: birincisi sesler, harfler; ikincisi anlamlı birimlere bölünen kelimeler. Ama Lacan’ın dediği gibi, bu yalnızca teknik bir ayrım değildir. Rüyalardaki imgeler, sürçmeler, semptomlar da tıpkı dil gibi çözülür. Ev, güven, rahim, kayıp… Hepsi aynı sözcüğün farklı eklemlenmesidir.
O halde şöyle diyebilirim: Benim benliğim, kelimelerin bana anlattıklarının toplamı değil; kelimelerin birbirleriyle oynadığı oyunun içine doğmuş bir yankıdır. Bilinçdışı bile, sandığım gibi karanlık ve mantıksız bir alan değil; dilin kendi oyunlarının başka bir yüzüdür.
Dil Bizimle Ne Yapıyor?
Sen sanıyorsun ki konuştuğunda kelimeleri sen seçiyorsun.
Ama aslında kelimeler seni seçiyor.
Düşüncelerinin kaynağını kendinde arıyorsun.
Oysa düşüncelerin bile çoktan dilin kurallarına göre biçimlenmiş.
Rüyalarında gördüğün imgeler,
ağzından istemeden çıkan bir dil sürçmesi, tekrar tekrar söylediğin sözler…
Hepsi dilin bilinçdışında kurduğu oyunlar.
Dil sadece eşyaları adlandırmaz.
Anne dediğinde, yalnızca bir kişiyi çağırmazsın:
Sevgi, güven, kayıp ve özlem de o kelimenin içine gizlenir.
Sen kelimeleri kullandığını sanırsın, ama aslında kelimeler seni kurar.
Dil senin bilincini, arzunu, bastırmanı örgütler. Ve senin “ben” dediğin şey,
kelimelerin birbirleriyle kurduğu zincirin içinde doğar.
Bütün bunlardan anlıyorum ki dil, benim elimde şekillenen basit bir araç değil; bilincimin, bilinçdışımın ve hatta benliğimin kurucu zemini. Rüyalarımda, sürçmelerimde, bastırmalarımda hep o zincirin izleri var. Ben düşündüğümü sandığımda bile dil çoktan düşünmüş oluyor; ben konuşuyorum sandığımda dil çoktan beni konuşturuyor. O yüzden “ben” dediğim şey, kelimelerin birbirine bağlanarak ördüğü sonsuz ağın içinde yankılanan bir sesten ibaret.
