Anne Ben Anlamak İstiyorum
Ben artık büyüdüm.
Sen ise ötelerdesin.
İçimde bir yer var ki hâlâ senin sesini duymak istiyor.
Söylemediğin cümleleri…
Susarak yanıtladığın soruları…
Benim çocuk kalbimle sormaya cesaret edemediğim ama içimde hep yankılananları.
Yıllarca sana açıklamalar yaptım kendi içimde. Dedim ki: O da bilmiyordu. Elinden geleni yaptı. Yaralıydı, ondan böyleydi.
Bu cümleler yetişkin hâlimi sakinleştirdi. Ama içimde bir çocuk vardı; o, bu cümleleri sadece izliyordu, çünkü o, açıklama değil anlam arıyordu.
Tıpkı bir tomurcuğun “Neden açılmadın?” sorusuna “Toprak yeterince sıcak değildi” açıklamasının hiçbir anlam ifade etmemesi gibi…
Benim içimdeki çocuk da sadece bir şefkat arıyordu: Evet, sen o zaman gerçekten oradaydın. Ve evet, görünmek istedin. Ve evet, yeterince duyulmadın.
Ben büyüdükçe senin geçmişini anlamaya çalıştım. Seni annesiz hayal ettim, sevgisiz büyüdüğünü varsaydım. Ama ne zaman içimdeki çocuğun gözlerine baksam bana sadece şunu söylüyordu:
Beni onunla değil, benimle duy. Onu savunma. Beni anla.
Çünkü anneni anlamadığın zamanlar çocuksundur.
Ve o zamanlarda eksik kalan anlamlar, yetişkin aklıyla telafi edilemez.
Çocukluğun dilini ancak çocukluğun kalbiyle çözebilirsin.
Sen kurak bir topraktın, ben o toprağa düşmüş bir fidan.
Senin gövden başka yönlere uzanırken, ben senin dibinde, senin gölgendeydim. Ben sadece birkaç damla ilgiyle büyüyebilirdim, ama senin güneşe dönük tarafın beni göremedi.
Bunu şimdi anlıyorum. Ama o zaman sadece görünmekti istediğim.
Şimdi içimde iki ses var.
Yetişkin Ben:
“Seni affetmeliyim. Çünkü senin de çocukluğun eksikti. Çünkü ben anlayışlı bir insan olmak istiyorum.”
Çocuk Ben:
“Affetmek için çok erken. Ben henüz duyulmadım. Ben seni sevdim ama o sevgi biraz eksik kaldı. Sen beni göremiyordun. Ve ben görünmediğim yerde büyüyemedim.”
Ve işte şimdi,
Ben seni affetmek istemiyorum çünkü kırgın değilim. Ben seni suçlamak istemiyorum çünkü suçlu değilsin.
Ben sadece seni, sende kalmış beni anlamak istiyorum.
Çünkü içimdeki çocuk, hak verilmek değil, hak ettiği varoluşu duymak istiyor.
Anne, sen gittin. Ama içimdeki çocuk hâlâ seni bekliyor. Sarılmayı, bir “evet”i, onaylayışı…
Ben artık büyüdüm, evet. Ama büyümek, çocukluğu susturarak değil, onun anlamını onurlandırarak olur.
Artık içimdeki çocuğun gözleriyle de seni görerek, kendime şunu diyebilmeyi istiyorum: Sen eksik kaldın. Ama ben artık eksik kalmak zorunda değilim. Çünkü seni anlamaya çalışmıyorum; seni anlamaya artık içim izin veriyor.
İşte şimdi içimde ilk kez bir yer yumuşuyor. Ve belki, senin de hiç göremediğin çocuğuna bir mektup bırakıyorum:
Seninle değil, senin eksikliğinle büyümeye çalışan benle barışmak için.
Çocukluğumun eksik kalan anlamı, zamanla değil; onun gözlerine ilk kez bakabildiğimde tamamlanabilir...
Bu bir iç diyalog ve anlam arayışıdır ...
