Kategori: Bireysel Terapi

Terkedilmek

……Ben onunla yeniden bir araya geliriz diye hiç geçirmedim beni terkettiğinden beri aklımdan, zaten bunu isteyip istemediğimi de bilmiyordum açıkçası, ayrıca tüm yaptıklarından sonra ona güvenmiyordum; ya yine aynı şeyi yaparsa diye.

Onsuzluktan sonra ben kendime öylesine yetmeye başlamıştım ki kimseye ihtiyaç duymuyordum. İşte bu ruh haliyle normal hayatıma devam ediyordum.

Nereye gittiği belli olmayan kaptansız bir gemideymişim gibi hissettiğim için ondan gelen mesajlar ufak kalp çarpıntıları yapıyordu. Bir akşam dümene geçtim, gemiyi limana almanın vakti geldi dedim ve yemeğe çıktık, açık denizden gelince alışkanlık olsa gerek gittik balık yemeye. Öyle özlem dolu ve hayranlıkla baktı ki gece boyunca bana anlatamam sana. Çok özlediği, yokluğunu çektiği, sevdiği halde aptallığından terkettiği kadın yeniden karşısındaydı ama ona sadece bakabiliyor olmanın verdiği çaresizlik her halinden anlaşılıyordu. Herşey ve en önemlisi onun bu kadınla kaderi, daha önce terkettiği bu kadının iki dudağı arasındaydı şimdi.

………..Çıktık; arabaya bindik, bizim yerimize gittik, deniz karşında arabada otururken o zamanlar bizim olan şarkımız başladı çalmaya. İşte ben o anda akıtmaya başladım gözyaşlarımı, yokluğunda yaşadıklarım, acılarım, unutmaya alışmaya çalışmalarım şimdi yeniden karşımda olan bu adamın ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışmak, ya yine başlar ya yine giderse düşünceleri bastı üzerime…

işte tüm bunlara ağlamaya başladım. O da yan koltukta ağlıyordu, beni ağlattığına, yaptıklarına, pişmanlıklarına… sor dedi, sor! Pişman mısın diye sor dedi. Sordum cevabını bilmeme rağmen. Pişman mısın beni terkettiğine? Çok ama çooookkk pişmanım eşek gibi köpek gibi pişmanın dedi. Erkek milleti pişmanlıklarının önemini vurgulamak için neden böylesi güzel hayvanların isimlerini kullanır ki?

Dedim ki ne değişti? Ben aynı benim, şartlarım hala aynı, beni istememene sebep olan herşey hayatımda hala var. Yeni bir ilişki yaşamak yerine arkadaş olarak kalalım, arada bir görüşürüz, sen ailene uygun birisiyle ol, sana destek olur fikir veririm, ama senden sonra kendimi onarmışken tekrar kollarına atlamaya cesaret edemem dedim.

Ben arkadaş olarak kalamam seninle, seni bu kadar severken dedi. Ben de o halde hiç görüşmeyelim artık dedim. Ona hiç dayanamam, seni görmemek beni kahrediyor yaşayamıyorum anlasana dedi.

O halde ne istiyorsun benden dedim. Sustu!! Çünkü biliyordum benimle ne yapacağını hala o da bilmiyordu. Sadece özlediği kadın yanındaydı ve hep yanında olsun istiyordu ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu.

O geceden sonra hergün görüştük. İşten çıkar çıkmaz yanıma gelip beni almaya, her akşamını benimle geçirmeye başladı; yanımdan hiç ayrılmıyordu. O bildiğimi sandığım ve yeniden güvenmek istemediğim adam gerçekten çok değişmişti, eskisi gibi hiç değildi. Ya da aslında çok değişen bendim ondan böyle deli divaneydi.

Kadınlar günü ondan bir çiçek aldım, “dünya kadınlar günün bensiz olmasın” diye. Ne tuhaf, yıllar önce aynı günde zorla kadın yapmıştı bir pislik beni ve benim için hayatımın en kara günüydü, nasılda nefret etmiştim utanç duymuştum kadın olmaktan; yıllar yıllar sonra ise aynı günde sevdiğim adamın bana hissettirdiği iyiki kadınım demenin haklı gururu… birbirine karışmıştı tüm duygularım.

Bu arada heryerden çiçekler yağıyordu, öyle çok hayranım vardı ki… her gün birinden çiçek geliyordu.

Bir kadın kimseye ihtiyaç duymayınca ve kendini kendisi taşımaya başlayınca tüm erkekler onun peşinden mi geliyordu? En kötü terkedeni bile ayrılamıyordu…..

Kabullenmek

Gece arkasını döndü güne, siyah örtüsünü çekti dünyanın üzerine, her canlı kendi karanlığına gizlendi, ben de uzayın uçsuz karanlık boşluğunda, herbiri kocaman ama bana yansıyan görüntüsü minik minik olmuş parlayan yıldızlara bakıyorum, yapay ışıkların bıraktığı karanlık alanlarda mümkün olduğunca, beni aydınlatacak bir mucize arıyorum.

Aklımdan şimdi ne olacak, bana ne olacak, daha ne kadar karanlıkta kalacağım diyorum, gözlerim bir umut tohumuna muhtaç gökyüzüne bakarken, belki bir mucize olur, birşey doğa üstü birşey sadece kalbimin duyabileceği bir şeyi fısıldar bana diye umuyorum.

Minik yıldızlar gibi görünende küçücük ama yaklaştığında yanına aslında kocaman bir ışık yakar acılarımın kararttığı kalbimde o fısıltı, umut olur bana, harekete geçmek aydınlığa uzanmak için bir işaret bekliyorum, ne beklediğimi bilmeden bekliyorum sadece. Kurtarılmayı bekliyorum belki de.. Kendimi içine attığım kör karanlık kuyudan, birisi beni çeksin çıkarsın, sana artık hiçbirşey olmayacak, güvendesin desin, kalbimin içinde canımı acıtan yaraları iyi etsin istiyorum.

Kim duyacak beni, kim farkedecek veya ben kimin duymasını istiyorum sesimi; en güçlü olanın. Çünkü bu karanlıktan beni ancak o kurtarabilir diye düşünüyorum, ne kadar da çaresizim.
Hiçbir olağanüstü hareket yok ya da var da benim baktığım yerden benim beklediğim türden görünmüyor bana. Bakıyorum, gözlerimi iyice açmış her tarafı tarıyorum, ben bakarken yok diye ve geçerken gözlerim bir sonraki bölgeye arkamda bıraktığım karanlık yerlerde birşeyler oluyor ama ben yine yanlış yere yanlış zamanda baktığım için görmüyorum.

Umudumu tüketene kadar her günün gecesinde bakıyorum ne aradağımı bilmediğim şeye ve hiçbirşey göremiyorum yine, çünkü ya erken bakıyorum ya da geç kalıyorum beklediğim mucizeyi görmeye. Yine olmadı diyorum umutsuzca ve geceye küskün, giriyorum yeni gelen sabahın koynuna beni avutur umuduyla.
Umut iyi mi kötü mü bilemiyorum. Beklentiye soktuğu için beni kızıyorum, hiç olmasaydı diyorum ama tek yaşam belirtim nefes almak olunca o kızdığım umudun boğazını sıkıp nefesini kesmek yerine o boğaza yapışmak zorunda kalıyorum. Yaşamıyorum zorunlu nefes alıyorum, belki birisi de benim boğazımı sıksın da nefesimi kessin diye umuyorum ama beni hayatta tutan ölüm korkuma yenik düşüyorum…

Sözde hayatın yüklerini birlikte taşıyacağım insan, ruhunu geceye bedenini yatağa teslim etmiş, ben burda feryat diye bağırıp beni sarmalamasını beklerken, o yumuşak yorganını koynuna almış, sevdiklerim en çok seviyor dediklerim, ailem dostlarım niye varlar ki ben yok hissediyorken, kimse duymuyor duyursam da benim istediğim gibi dinlemiyor içimdeki çağlayanın aslında ağlayan sesinde ne anlatmak istediğini. Bakınca uzaktan o şelale nasılda güzel, büyülü, güçlü görünüyor; oysa suyun ardında kayalarda tutan yosunları kimse farketmek istemiyor. Çünkü çirkin, tiksinç geliyor belli ki o görüntü, kimsenin midesi kaldırmıyor ya da ben utancımın arkasına saklıyorum çirkin görüntümü, asıl benim midem kaldırmadığı için yalnız kalmayayım kılıfına kusuyorum.
Kim anlayabilir, kim duyabilir, kim görebilir, kim sarabilir yüreğimin en karanlık en kör kuyusundaki yaralarımı, güldür güldür akan çağlayanımın arkasında biriken iğrenç yosunlarımı o en güçlü olandan başka?

Dedim ya başta çaresizim işte, o çaresizlikten sebep bakıyorum karanlık geceye, ademoğullarından fayda bulamadım ki, ondan diktim gözlerimi göğe bir umut bulurum diye. Ne bileyim, belki bir yıldız daha parlak göz kırpar bana, herhangi bir şeyi başka birşeye benzetir yüreğim iyileşme umuduyla, yıldız kayar belki de bir kuş bana doğru yaklaşıp kanat çırpar işte bişey herhangi birşey olur ve ben onu işte sonunda bana yardım edecek diye anlamak isterim, o kadar çaresizim.

Aşağıya bakıyorum soğuk sert zemine bıraksam kendimi boşluğa yok yapamam sert olan soğuk olan zemin değil ki ölüm, korkuyorum. Bilsem ki daha iyi bir yere gideceğim kim tutar beni, çakılırım o sert zemine ve birleşirim kurtarıcım ölümle.
Onlar sebep benim bu halime. Kurban ettiler beni kendi heveslerine. Çağlayanımın saflığını, temizliğini gören herkes susuzluğunu benden giderdi, ben dindirmek için onların açlığını daha çok çağladım, çağladıkça yosunlar bağladım, şimdi yosunlarımla baş başa kaldım. Gündüz çağlarken onların kulaklarında, gece akıttığım suyu kesip yosunlarıma ağlıyorum. Çünkü ışık gidince renkler sönüyor, yosunum siyaha suyum beyaza dönüşüyor, herkes kendi karanlığına gizlenirken ben gözümü göğe dikmiş kara yosunlarımı beyaz edecek mucize bir ışık bekliyorum aydınlığın ve karanlığın yaratıcısından, bana özel bir gün ışığı yaratsın diye umuyorum.
………………………………………………………………….

Birgün kendimden hiç ummadığım birşey yapıyorum, yenmek için ölüm korkumu sarhoşluğa koşuyorum, usulca vedalaşıp herşeyle ve herkesle cesaret bombasının pimini çekiyorum. O sert ve soğuk duran zemindeki ölüm şimdi kuşların tüylerinden göğe yayılmış eşsiz bir yatak gibi görünüyor bilincimi çalan sarhoş zihnime. Tam bırakacakken kendimi bana gök olmuş boşluğa, bir kuş sesi duyuyorum, kaptırmışım kendimi tüyden yataklara bildiğin cikcik diye çalan kapı sesini kuş sesi sanıyorum.

Hiç beklemediğim biri geliyor bana göre zamansız kadere göre tam vaktinde. Onun gelmesi değil, onun gelişini bahane eden, hiç olmaktansa acıyla da olsa var olmaya koşan bilincimin, kapının koluna can havliyle asılması beni durduran.
İnsanoğlu işte mucizeleri ne sanıyorsa ben de o zamanlar öyle birşey sanıyorum, ben nerden bilebilirdim aylarca gökte aradığım mucizenin, tam ben bittim derken yerde karşıma çıkan hem de insan yapması bir cik sesi olabileceğini.
……………………………………………………………..

O bana özel ışık hiç yaratılmadı, ben birgün yeşili sevmeye karar verince o ışığa da gerek kalmadı.

Ölüm Korkusu

Ne için yaratıldım ben? Öleceğim kesinse yaşamımın anlamı ne?
Bu soruya cevap bulduğumda ne elde etmiş olurum? Anlamış olurum. Peki anladığımda ne olacak? Ne için yaratıldığımı anlamanın benim için anlamı ne?
Belki de yok olacağım gerçeğini kabul etmek istemiyorumdur, o yüzden varlığımı ölümsüz kılmak adına, neden yaratıldığıma sonsuz bir anlam yükleme çabasındayımdır.

Herkes gibi… ya da ölümün buz gibi soğuk yüzünü düşünmekten kaçmak için dünyadaki herşeyle oyalanmak yerine, arada ölümün varlığını düşünen herkes gibi demeliyim. Ölümün varlığı olur mu ki? Ölümün kendisi yoklukken, varlığı nasıl olsun? İçimi ürpertiyor düşündüğümde, belirsizliği, ne zaman, nasıl ve neye bürünerek sokulacak yanıma, ben yanımda olduğunu bile anlayamayacakken..

Ölümden korkuyorum, ölümün hiçliğim olmasına kabul veremiyorum, bu bana çok ağır geliyor. En çok da nasıl olduğunu bilememek korkutuyor beni, neye benzediği tanımsız çünkü bir benzeri yok varlık dünyasında yaşayan ben için, sadece ben değil herkes için. Yok çünkü, ölüm yokluk demek, varlık dünyasında yokluğun benzeri nasıl olsun ki? Kaçtığımı sandığım tüm yokluk sandıklarım, asıl kaçtığım gerçekle yüzleşmemek için mi kaçtım sizin kucağınıza? Ya da sığındım yokluk sandıklarıma?

O anda ne hissedeceğim, üstelik elimi tutacak kimse de yok, yapayalnızım, destek alacak, güç bulacak kimse olmayacak ben o anın içinden geçerken. Doğarken de korkmuş muydum? Ürkütüyor beni… Çok hemde çok korkutuyor, kimse demesin ben korkmuyorum diye, korkmadığını sanmak, tamamen bir yanılsama çünkü.

Faniyim herşey gibi ben de, hiçbirşey sonsuza kadar yaşamayacak, bana düşense bu gerçekle yüzleşmek, hiçbirşeyin arkasına gizlenmeden, doğrudan bakmalıyım ölümün yüzüne, ben burdayım, sen de ordasın, ben seni aramıyorum ama sen beni bulacaksın, sen beni bulana kadar kalan zamanımda senden saklanmadan yaşamak istiyorum, beni bulduğunda huzur bulsun varlığım senin yokluğuna karıştığında.

Ölümün arkasındaki gerçeklik kapısından bakınca dünyadaki varlığıma, takıldığımı sandığım tüm engeller bir kaçış, gerçekliğin kapısına bakmamak için engeller üretmişim kendime.
Uyanıyorum eyy ölüm, seni düşünmemek için yattığım uykudan. Sen tek gerçekmişsin, ben seni yeni görüyorum, nasıl doğduğumda onca ay beni karnında taşıyan annemin yüzünü gördüysem, bunca yıl beni taşıyan hayatın içinde senin yüzünü yeni görebildim. Affet beni, nelere dalıp senden ne kadar çok korktuğumu nasıl da görmezden gelmişim.

Ben Dili

Ailenizin üyelerinden herhangi birisiyle tartışmadan konuşmayı başaramıyor musunuz?

Tartışmak istemiyorsunuz ama aranızdaki konuşma eninde sonunda tartışmayla mı sonuçlanıyor.

Bir de bakıyorsunuz öfkelenmişsiniz ya da karşınızdakini öfkelendirmişsiniz.

Üstelik nasıl bu noktaya geliverdiğinizi anlayamıyorsunuz bile.

O zaman ya iletişim engelleriniz var ya da ben dili kullanmayı bilmiyorsunuz.

İşte Ben Dili formülü:

………yaptığın zaman,
ben…………hissediyorum
.……….istiyorum.

Önce çatışmanızın nasıl başladığını anlamaya çalışalım:
Eşiniz evde yemeğini yedi ve televizyonun başına oturdu. Siz de bu durumdan şikâyetçisiniz. Her seferinde şikayetinizi dile getiriyorsunuz, ancak sonuç bir türlü değişmiyor.

Sen dili: Kapat şu televizyonu. Sana kaç kere söyledim biraz benimle ve çocuklarla ilgilen diye.

“Sen” mesajıyla bir cümleye başladığınızda
(“Sen şöylesin.”, “Sen böylesin.”, “Böyle yaptın.”, “Böyle söyledin.”, “Böyle konuşmayı bırak!”, “Kes şunu!” vb.) karşınızdaki kişi kendini suçlanmış hissedebilir, kendisine değer verilmediğini düşünebilir, kendini savunma ihtiyacı duyabilir. Bu da konuşmanın karşılıklı suçlamalar ve anlayışsızlık içinde devam etmesine, sonuçta da karşılıklı öfke uyanmasına sebep olur. Üstelik esas konudan uzaklaşılır ve çatışmanın başlama nedeni çözülemediği için, bu konu ileride de sorun olmaya devam eder.

Yemekten hemen sonra televizyonun karşısına geçtiğin zaman, kendimi yalnız ve değersiz gibi hissediyorum. Benimle ve çocuklarla vakit geçirmene ihtiyacım var. Yemekten sonra biraz birlikte vakit geçirdikten sonra televizyon izlemeni istiyorum.

Bu cümlede “ben dili” kullanıldığı için, kişi kendisini suçlanmış hissetmez. Böylece esas konudan uzaklaşmadan dinlemeye devam eder. Cümlenin yükünü kendi üzerinize aldığınızda (“Ben üzülüyorum.”, “Kendimi kötü hissediyorum.” vb.) karşınızdaki kendinde bu durumu düzeltmek üzere bir sorumluluk hissetmeye başlar. Üstelik son cümlede ne istediğinizi net bir şekilde söylediğiniz için, çözüme doğru bir adım atmış olursunuz.

Ben dilini kullanmayı denemeniz hayatınızda bir çok çatışmayı önlemenizi sağlayabilir.

 

Varlık Yokluk

Yoktu, var oldu; vardı, yok oldu herşey. İki zıtlık, ikisi de tek insanın hayatında aynı anda olmuyor, varlığı anlamak için yokluk, yokluğu bilmek için de varlık gerekiyor.

Özgürlük, esaret olmayınca ne işe yarar ya da sevgi nefret olmadan var olabilir mi? Sendeki zıtlıklar başkasında sandığın gibi tezahür eder mi? Zıtlıklara muhtaç zihin, varlık için, görünen bedenin görünmeyen zihne muhtaç olduğu gibi. Bedeni görmeyince insan yok olduğunu sanıyor. Ama bilmiyor sandığının ne olduğunu, zamanı gerçek sandığı gibi. Sanıyor ki zaman başlangıç, bitiş ve ikisinin arasındaki her an. İnsan her sandığını bildiğini sanıyor, bir de bildiğini sanmak yerine sandığını bilebilse…

Şükrettiğini sanıyor insan, kendinde var olanı başkasında yok gördüğünde. Sanıyor ki o yoklar kendindeki varları görmek için. Bilse ki şükür, zihinde düşünüp sende olanı, olmayanda bedenle var etmek için. Şükür bilebilmen için, zihnin ve bedeninle bilebildiğini ruha dönüştürmek işin. Zihnin ve bedenin bilince, ruhun olur senin, bilmediğin sürece bedenine zihnini hapsetmiş bir cesetsin.

Ne biliyorsun sendeki varlığın onda yokluk olduğunu ya da sence ondaki yokluğun sende varlık bulduğunu? Onun açlığını senin tokluğun anlar mı? Sendeki tokluğu onun açlığı tanır mı? Her zihin kendi bildiğini sandığında yaşamaz mı?

Sen bilmiyorsun, sadece sanıyorsun. Ondaki yokluk bende olursa diye korkuyorsun. Oysaki bilmiyorsun, sadece korktuğunu sanıyorsun. Sanmaların olmasa korkmaların olur mu? Korkunca sandıklarından şükre sığınıp sözde zihnini rahatlatıyorsun. Varlığım yokluğa dönüşmesin istiyorsun, bildiğim bana yeter başka bilmek istemem derken, yokluğa düşmekten için için korkuyorsun.

Bilmene engel sanmaların değil mi? Korkman bile sanmalarından beslenmez mi? Bilsen korkar mısın, korkmandan dolayı bilemiyorsun. Bilmediğin için insan kalıp, ruha dönüşemiyorsun. Bedenine hapsettiğin zihninle savaşıp duruyorsun, savaşı kazanırsam özgür olurum sanıyorsun.

Senin sandığın gibi sanmayınca başkası ona yokluk diyorsun. Onun, senin sandığın şeyi, senin gibi sanmak yerine bilmediğini sanıyorsun. Belki senin sandığın şey onda bilmek olmuştur, o artık sanmıyordur senin gibi çünkü artık biliyordur, bildiğini sanmak istemiyordur, senin yokluk dediğin şey onda varlık olmuştur, senin varlık sandığın ise onun için ruha dönüp yok olmuştur.

Kendi varlarını başkasında yokluk sanma, kendi yoklarınıda başkasında var diye aldanma. Sendeki yoklukla ondaki varlık bir değil unutma. Herşeyin zıttıyla var olduğu bu dünyada, herkesin kendi küçük dünyası var, zıtlıkların adı aynı olsa da tadı bambaşka, sendekiyle bir sanma.

Özgür müyüz?

Herşeyin başında sınırlarını bilmediğim uçsuz bucaksız sandığım, ben büyüdükçe küçülen evrenimde sona geldim. Sığamayacağım kadar küçüldü, çıkmalıyım bu güvenli karanlıktan. Özgür değilim artık, hareket edemiyorum. Bu sıkışmışlık bana çare arattırıyor, işte orda birşey var, aydınlık ya da ışık gibi, tünelin ucundaki özgür dünyanın ışığı olmalı. İtiyor ayaklarım beni; karış oraya, ulaş, dar geliyor burası sana diyor adeta. İtiyorum var gücümle tüm bedenimi, işte oluyor gibi, ittikçe yaklaşıyorum o büyüleyici ışığa. O kadar aydınlık ki ışık gözlerimi açamıyorum, ne olursa olsun yeter ki çıkayım burdan, sıkışmışlığımdan, hazırım diyorum ve bir kez daha itiyorum kendimi.

Neye itiyorum? Nereye gidiyorum? Neden diyorum?
Bedenim mi sıkıştı, zihnim mi?
Bedenim sıkışmasaydı, zihnim burda sonsuza dek yaşar mıydı?
Sıkışmışlığımdan kurtulmanın adını koyduğum, özgürlüğün peşinden koşan hangisiydi?
Zihnim mi bedenim mi?
Zihnim bedenime sıkışmış yaşıyordu ya da ben zihnimi bedenime tutsak etmiştim.
Hangisi hangisiydi? ben neydim, ne bendim? Ben ikisi miyim? İkisinin dışında başka birşey miyim?
Bedenim sıkıştığı için başladı herşey, o özgür olsun diye zihnim girdi bu zindana. Ama bedenim nasıl anladı sıkıştığını, ona bunu hissettiren zihnim değil mi? Zihnim olmasa bedenim yaşayabilir mi? Bedenim zihnim için bir hizmetçi olabilir mi? Zihnimin yaşayabileceği, tutunabileceği tek şey bedenim mi? Bedenime muhtaçsa zihnim, o da bedenimin tutsağı değil mi?
O zaman özgürlüğüm nerde, o benimle gelmemiş mi? İki tutsak varken birbirine, özgürlük olabilir mi? Ama beni dışarıya iten, özgürlük isteğim değil miydi?
Beni var olmaya iten özgürlük şimdi nerde bulurum seni?

Aradığım şey neydi? Gerçekten özgürlük mü yoksa özgür olma isteğim miydi? Herşeyi başlatan benim özgür olma isteğimdi, özgür olmadığımı bana düşündüren neydi, zihnimin bedenime hissettirdiği sıkışmışlık hissi değil miydi? Sıkışan zihnim değil, bedenimdi; bedenimde sıkışansa zihnimdi. Bedenim dışarda, ama zihnim hala özgür değildi. Çünkü zihnim bedenimde, onun yaşaması için gerekli madde dünyasında, bedenimin esiriydi. Zihnim var edebilmek için kendini, bedenimi giymişti, onu giymekse zihnimin en büyük esaretiydi. Özgür olması için zihnimin bedenimi terketmesi gerekliydi, var olamayacağı için bedenimsiz bu da mümkün değildi. Baştan kabul etti zihnim özgür olamayacağını, şimdi geriye kalan özgür olma aldatmacasında kendini neyle besleyeceğiydi.

Terkedilmek

İşte oldu, beklenen son beklenmeyen zamanda çaldı kapımı. Delikten baktım aslında açmadan kapıyı, ama evde yokmuşum gibi yapamam ki, biliyor içeride olduğumu. Hem çok güçlüyüm ben, açarım kapıyı, tamam derim ve yüzleşirim kaçtığım onsuzlukla başetme korkumla. Ama istemiyor işte içim, bitmesin, kalsın hayatımda, gitmesin istiyor sol yanım. Sol yanıma hükmeden aklım olmaz diyor. İstenmediğin yerde durma, çık ve hiç sevmemiş gibi git. Gururlu ol biraz. Eğilme, bükülme. Nasıl olsa bir gün anlar varlığının kıymetini. O zaman dönmek ister. Peki ya arada sensiz geçen günler, geri gelecek mi? Tamam dönmek istedi, ben isteyecek miyim? Of, açtım işte kapıyı, ne olacaksa olsun dedim. ve işte oldu. Ayrıldık. Eve dönüyorum şimdi, zihnim karma karışık. Durulsun istiyorum, kabullenip, yoluma devam etmek istiyorum. Ama içim nasıl da acıyor. Gözüm telefonda belki vazgeçer, arar, dön, pişman oldum der. Dönmez ki, biliyorum.. Evdeyim işte, birileri bişeyler anlatıyor, dinliyormuş gibi yapıyorum, ama aklım hala ayrıldığımız son cümlede kaldı. Getirememişim ki onu yanımda, sadece bedenim gelmiş eve. Farkediyorum. Yatağa girmeye korkuyorum, uyuyamazsam ya? Yatağımdayım, yalnızım, karanlık.. Ağlıyorum, neye peki? Bilmiyorum, sadece ağlıyorum; ama sessizce, kimse görmesin ne kadar üzüldüğümü, duymasın içimdeki depremin sesini, altında kalayım o enkazın ve sabaha uyanmayayım istiyorum.

Yokluğunun başında sandım ki nefes aldıkça ben bu bedende hiç geçmeyecek içimdeki sızı, acı; hiç dolmayacak giderken senin bıraktığın boşluk. Her gece yatarken hala seni düşünüyor olmanın çaresizliği vardı, her sabah yine senin yokluğunla dolu bir güne uyanmanın sıkıntısı aklımda..
Neden geçmiyor diyordum içimdeki sızı ve bunu düşünüp cevap bulamadıkça içim daha da ıssızlaşıyordu.
Çare olur ümidiyle ben de herkes gibi ilk önce zamanın kapısını çaldım. “Al beni içeriye, özlemimin yarattığı acıyı geçir nolur, dayanamıyorum, daha hızlı ak, geç git hemen, unuttur bana yokluğunu, sil hafızamda biriken tüm anıları, O’nu özlememe sebep bütün duyguları” dedim. Bir gün, iki gün, üç gün… Üstelik azalmasını beklerken ben özlemim, artıyordu her yeni günle.

Meğer zaman için benim bir ayrıcalığım yokmuş ki diğer insanlardan. Ben de herkes gibiymişim onun içinde. Arkadaşlarım, hep aynı cümleler.. Zamanla geçer, sen neleri bıraktın arkanda.. Bilmiyorlarki çoktan çaldım zamanın kapasını ve hala bekliyorum önünde, içinden akıp geçmeyi.. Bekleyemiyordum işte! İyi anılarla, O’nun yokluğunun sebep olduğu kötü duygular her gün savaşıyordu zihnimde. Gidişini kabul etmeyen yalnızlığım nefretle, yarım kalmış aşkım hasretle, huzuru ve güveni bulduğum sevgim değersizlikle çarpıştıkça, kalbim çırpınıp duruyordu.

Sonra kitapların kapaklarını araladım, nedenlerime cevap bulurum diye.. Ama nedenlerin ne olduğunu ben de bilmiyordum ki! aradığımı nasıl bulayım?

Yürüdüğüm yollarda, gittiğim mekanlarda cellatını arayan suçlu gibi bakıyordum etrafıma, korkuyordum çünkü onu uzaktan görüp, varlığında gözlerimi alamadığım gözlerine, hiç tanımıyormuşum gibi bakmanın acısıyla yüzleşmekten..

Yokluğunun ıssızlığı öylesine işlemiş ki içime, seni bulmak ümidiyle rüyalara kapadığım gözlerimi, varlığında tek bir bakışınla ısınan yüzümde, yokluğunda gözümden akan yaşlarla ıslanmış açıyordum gece yarısı uyandığım kabuslarda. Gündüzleri zihnimi yoran yokluğun yetmezmiş gibi, geceleri de kabusların ardından Bedenimi gecenin bir yarısı, susamış, terlemiş yokluğunla boğuşmaktan bitkin düşmüş buluyordum.

Hayat akıp gidiyordu evet! Sensiz de yürüyordu herşey olması gerektiği gibi. Ama eksiktim işte, varken yüzüme ılık ılık vuran büyüleyici rüzgarın, yokken tufana dönüşmüştü işte, savuruyordu içimi, nereye çarpıp duracağını bilmeden öylece gidiyordu ve ben çaresizce izliyordum. Elimden başka birşey gelmiyordu çünkü..

Zamanın önünde beklediğimi sanıyorken ben, aslında çoktan girmişim meğer içeri, akıp geçiyormuş ama ben anlamıyormuşum beni nasılda ince ince onardığını..
Sonra bir sabah, yokluğundan sonra ilk defa aklımda seninle uyanmadığımı farkettim. Evet dedim işte, geçiyor acı, iyileşiyor kalbim, umut minicik bir filiz verdi hiç bitmeyecek kışın ortasında sanıyorken kendimi.

Şimdi bahardayım, kış bitti; sert, soğuk geçti ama bitti. Ben atlattım, iyileştim. Şimdi hangi kış korkutabilir beni, Baharın geleceğini biliyorken ben…

Takıntılar

Takıntı, kişiliğimize, ahlaki değerlerimize, ideal ve hedeflerimize uygun olmayan içerikte düşünceleri barındırır.  Takıntılı kişilerin zihni daha çok başkalarının güvenliğini, sağlığını ve mutluluğunu korumakla meşguldür. Takıntılar zorlayıcı, istenmeyen, direnç içeren, kontrol edilemeyen ve benliğe yabancı düşüncelerdir.

Peki neler takıntıdır?

Zihinden geçen, kuşku içeren kelimeler; ya öyle olursa, yaptım mı? öyle düşünüyorsa?;

Zihinde aniden beliren, resim gibi görüntüler; gözünün önüne aniden sevdiği birinin zarara uğramış görüntüsü,

Birşeyi yapmak için ani bir arzu, dürtü bunu engelleyememek.

Bir düşünceyle meşgul olduğumuz sırada, aslında o düşünceyi ciddiye alıp, başlangıçtaki o düşüncenin daha önemli ve anlamlı olmasına sebep oluruz. Düşüncelerimiz gerçek değildir, fakat biz onlara gerçekmiş gibi inanır; olası tehlike ya da zararları ortadan kaldırmaya, durumu kontrol etmeye çalışırız.

Takıntılarınız için bizimle iletişime geçebilirsiniz.

 

 

Aşk Acısı

Terkedilmek ve aranmamak dünyanın sonu değil dimi? Olabilecek en kötü şey nedir? Biraz acı çekmek, ağlamak, üzülmek, özlemek, gözler telefonda beklemek. Tüm bunlar ayrılık sonrasında ortaya çıkan çok insani durumlar. Ayrılıktan hemen sonra hiç ayrılmamış gibi hissetmeyi bekliyorsak, yanlış yapıyoruz. Çünkü bu yaşanması gereken bir süreç. Bu durumla savaşmak yerine kabul edip sürecin geçmesini beklemek gerek. Çünkü mutlaka geçecek. Hala geçmedi, geçiyor mu, geçecek mi diye sürekli kontrol edersek, geçme süresini uzatırız.

Aşk acısı ya da terkedilme durumuna basit bir formülle bakmaya ne dersiniz?

Sevgilimin peşimden geleceğine inanıp, ona azcık gününü göstermek için terketme oyunu oynamanın sonucunda blöf yapıp, rest yapan sevgilinin arkasında kalan terkedilme durumuna farklı bakalım;

Akılcı olmayan düşüncelerimden arınmaya çalışıyorum, yani başedebilirim bence 🙂

Hem bu benim seçimimdi ve sonuçlarına katlanmam gerek. ve hala doğru olanı yaptığıma inanıyorum. Sadece bu durumla yüzleşmek biraz can sıkıcı bir süreç, ancak geçici bir durum, bunun da farkındayım. tecrübeler, deneyimler insanı arındırıyor, nerden baktığına bağlı yani.

Kimse beni onaylamak zorunda değil. Eski sevgilim onaylamasa da ben kendimi kabul edebilirim. Seçimlerim her zaman beni doğruya ulaştırmayabilir, ancak bunu deneyerek öğrenebilirim. Hiçbirşey de dünyanın sonu değil, ben son nefesimi verene kadar, yani yaşamaya, deneyimlemeye, öğrenmeye, arınmaya, bilgeliğe, hatalara, seçimlere devam…

Terkettim, peşimden geleceğine inanarak, ama gelmedi ve terkedildim.

ATTIM SEVGİLİMİ, DÖNERSE BENİMDİ, DÖNMEZSE ZATEN HİÇ BENİM OLMAMIŞ Kİ…
A (Olay )terkedilmek ————–
B(İnanç sistemim)—————
C (tepki )—————-

A= terkedilme olayı
B= Benim akılcı olmayan inançlarım, terkedildiğim ve aranmadığım için değersizim
C= Tepki — Öfke, mutsuzluk, değersizlik, başarısızlık ve umutsuzluk hissi.

Kısaca formüle bakıldığında, benim akılcı olmayan inanç sistemim, tepkime neden oluyor; yani terkedilme olayı değil, olaya yüklediğim anlam beni yanlış düşüncelere sevk ediyor. Aslında olay çok basit, onu karmaşık hale getiren benim inançlarım, algılarım, olaya yüklediğim anlam.

Bu durumda yapılması gereken ne? Akılcı düşünmek; ben de terkedilebilirim, bu bir deneyim, dünyanın sonu değil, terkedenin beni onaylaması, beklentilerimi yerine getirmesi gerekmiyor. Bunları yapmaması onu kötü bir insan yapmaz. Terkedilmek kötü olabilir, ancak bununla başedebilirim. O beni terketse de ben hala varım, varlığımla değerliyim. Onu olduğu gibi kabul ediyor ve bundan sonraki bensiz yaşamında ona mutluluklar diliyorum.

Aşk acısı mutlaka geçer, doğru beklentide olmak, yani geçeceğine inanmak işin püf noktası.

 

Çocukluk Travmaları

Kendimi aldatılmış kandırılmış hissettiğim ilk anım ne zamandı diye sorsam içime, aklıma bulanık bir anı gelir. Bir belediye otobüsü içinde ağlarken hatırlarım kendimi, otobüs işte kalabalık, sıcak, tuhaf kokular ve karmaşa. Üç tekerli bisiklet istemiştim, otobüse binmeden önce, halam ben çok ağlayınca tamam almaya gidiyorum demişti, bir ayrıntı var orda hatırladığım, annemin halama git arkaya otur da seni görmesin, almaya gittin sansın dediği…

Kandırıldığımı bile bile beklemiştim halamın getireceği bisikleti, 3 yaşımdaki, yeterince gelişmemiş, kanmaya hazır beynimle.

Tabiki gelmedi o bisiklet, ben ağlamayı kesmiştim, ama birşey öğrenmişti zihnim.
Kandırılmak, aldatılmak hem de en sevdiklerin tarafından.

Kalan hayatıma bakıyorum, hep en çok sevdiklerim kandırılmış, aldatılmış hissettirmiş bana. Çünkü kodlamış zihnim birkere o bulanık anıda, sevdiğin ve güvendiğin insanlar seni kandırır, hayal kırıklığı yaşatır. Ortaya çıkan duygularım; üzüntü, beklentini elde edemememiş olmanın sonucundaki öfke, hayal kırıklığı hepsinin toplamı acı.

Bu duyguları birdaha yaşamamak için kendime bulduğum çözüm, kendimi hayal kırıklığına hazırlamak, yani daha baştan çok sevdiğim birisinin söylediği şeyi yapmayacağına inandırmak kendimi.

Çocukluk anısı deyip geçmeyin hiçbirşeye, hepsi neyi neden yaptığımızı açıklıyor. Bu anıları farkındalığa getirince deneyimleriniz değişiyor. Çünkü artık farklı düşünüp, farklı davranıyorsunuz.

Sevdiklerim beni artık kandırmıyor, çünkü ben onlardan bunu beklemiyorum.

Terkedilmek

……Ben onunla yeniden bir araya geliriz diye hiç geçirmedim beni terkettiğinden beri aklımdan, zaten bunu …

Kabullenmek

Gece arkasını döndü güne, siyah örtüsünü çekti dünyanın üzerine, her canlı kendi karanlığına gizlendi, ben …

Ölüm Korkusu

Ne için yaratıldım ben? Öleceğim kesinse yaşamımın anlamı ne? Bu soruya cevap bulduğumda ne elde etmiş olurum? …